Kumlu Çukur

Kumlu Çukur

KUMLU ÇUKUR 

Badem çiçekleri yerini minik minik çağlalara bırakırken bembeyaz kaysı çiçekleri karla kaplı tepecikler gibi duruyordu. Bahçeler sürülüyor, sebze fideleri toprakla buluşturuluyordu. Soğuk, karlı günlerin yerini güneşli günlere çoktan bıraktığı bahar mevsimi bütün canlılığıyla: “Ben buradayım.” diyordu. 

Eskiden kalma virane bir kaleyi andıran toprak damlı kerpiç ev, bu hareket ve canlılığa nispet edercesine sessizdi. Evin dışa açılan ahşap kapısının yanında alelade duran sedirin üstünde, içi mısır yaprakları ve püskülleriyle dolu şeker çuvallarından dikilmiş birkaç minderden birine oturmuş bahçeye bakıyordu.       

Ortalıkta kendi başına dolaşan, irili ufaklı gri ve siyah benekli kediden başka kimsecikler görünmüyordu. Kalın camlı gözlüğünü eliyle düzeltti, etrafa alıcı gözlerle tekrar baktı. Ağaçlar, çiçekler, bahçenin ortasına doğru uzanan ince yol, tulumba, bir buçuk metre çapında beton havuz…  Bunlar her vakit aşina olduğu manzaraydı.  Zaman, geçmek bilmeyen ağrı olup yüreğine oturduğunda içine düştüğü boşluktan kurtulmak için geçmişte yaşadığı güzellikleri hatırlamaya çalışsa da yalnızlık hayalet gibi sinsice fırsat kollar, çepeçevre benliğini kuşatır, onu kendine çekerdi. Saliha’nın üzerine zalim düşman edasıyla abanan yalnızlıkla mücadele etmesi; serçenin suya düşüp çırpınması, çırpındıkça daha çok batmasından farksızdı. 

Sonunda takati tükenir, geçmişin yürek burkan hatıralarına çaresiz teslim olurdu.

Hayal meyal anımsamaya çalıştığı iri elleri, siyah saçları, dev gövdesiyle babası geldi gözlerinin önüne. Hiçbir zaman hasretini dindiremediği babası. Sıkıca boynuna sarılıp ağlayamadığı, derdini paylaşamadığı adam.  Yemen’de asker olduğunu annesinden öğrendiği babasının nasıl biri olduğunu düşünüp zihninde canlandırmaya çalışırdı. Herkesin babası yanındayken o, gözlerinden akan çaresizlikle bakmıştı babası olan evlere. Yıllar sonra bir yaz sabahı haber gelmişti, Yemen askerleri terhis oldu köye geliyorlar, diye. Muştucunun yanına koşmuşlardı sevinçle. Gözlerini kaçırıyordu Gafarların Mehmet. Annesi, muştucunun bu halini görünce nasıl da telaşlanmıştı da Mehmet’e acı acı bakmıştı. Babasının gelen askerler arasında olmadığını söyleyince sabahın serinliği ateşe dönmüş, beyinleri kaynamıştı. Derman kalmamıştı bedenlerinde. Annesinin ağıtı bütün köyü doldururken oldukları yerde donakalmışlardı. Davarları keşiğe katmadan dönen ninesi metaneti elden bırakmamış gelinini sarsarak: 
       “  -Benim oğlum yaşıyor, çabuk gölle vur kazanlara! Ben oğlumu karşılamaya gidiyorum.” demişti.
                                                                  ***
Oturduğu sedirde şöyle bir toparlandı. Kedi, hayatından bezmiş halde gölgede kuyruk sallıyordu. Saliha, zihin dünyasında hayalle gerçek arasında gidip gidip geliyordu.  Gelin gittiği Saraycık Köyü, annesinin buğday sarısı yüzü, kardeşleri… Ağaçlar yeniden doğuma hazırlık yaparcasına canlıydı. Topraktan çıkan buhar dalga dalga havalanıp kayboluyordu gökyüzünde. Ilık rüzgârla gelen gül kokusunun efsunu onu köylerine, babaannesinin Görnek’e doğru yürüyüşüne götürdü. 
Yemen askerleri arasında oğlunu göremeyince annesinin dizinin bağları çözülmüş gözlerinden yaşlar feryatla boşalmış, askerler koşarak yanına gelip babasının biraz geride kaldığını söylemişlerdi. Babası ölmemiş sapasağlam gelmişti. Çoluk çocuğunu, eşini, annesini bırakıp köyden çıkalı tam yedi yıl olmuştu. İşte dönmüştü sonunda. Bütün köy ayakta, terhis olan askerleri karşılıyordu. Kimisi birbirini kucaklıyor, kimisi sofraları hazırlıyordu. 
Annesinin sürekli anlattığı, dev cüsseli adamı görür görmez tanıyordu, koşup karşısına gelince ne yapacağını şaşırıyordu. Anlam veremediği bir duyguya kapılıp ağlamaya başlıyordu. Babası iri elleriyle iki yanağından tutup kafasını göğsüne bastırıyordu. Dünya duruyordu. 
Baba, karlı dağlar kadar dik duran baba… Babasının kokusu… Uzun boyu tıpkı annesinin anlattıkları…
Köy halkı anlatılmamış destanlara şahitlik edercesine duruyor, zaman duruyordu. Koca Ahmet, geniş omuzları; dik, uzun bacaklarıyla hedefe kilitlenmiş asker adımları atarak köyün tam ortasında duran camiye doğru yürüyor; kadın, kız, delikanlı, ihtiyar herkes peşinde… Meraklı bakışlar arasında babası, hayvanların sulandığı havuta yöneliyor, elleriyle pislikleri hafifçe iteleyip kafasını bandırarak kana kana su içmeye başlayınca Dedecioğlu sülalesinin en yaşlısı Abdurrahim Ağa: 
          -Hayırdır evlat, bak burada berrak tatlı mı tatlı Karanıca oluğu var neden bu dururken batmadan su içersin? deyince, babası doğrularak ağzını mintanının ucuyla bastıra bastıra silip Abdurrahim Ağa’ya:
        - Ah, ağam ahh! Yemen ne çetin yerdir: Açlık, hastalık, yaralanmalar… Hepsi tamam da susuzluğu dayanılacak gibi değildi. Susuz geçen günler… İşte öyle darda kaldığım bir an ahdetmiştim. Sağ salim köyüme varırsam. Havuttan kana kana su içeceğim demiştim.
Bu konuşmanın üzerine etrafındakilerin gözleri nemlenmiş, kimse kimsenin yüzüne bakamamış, hayalet hafifliğiyle sallanarak ayakta durmaya çalışmışlardı.  Kalabalık içinde yalnızlıktı yaşadıkları… Kimseden ses çıkmıyordu. 
Çocukluk yılları, ufukta yavaş yavaş kaybolan güneşin kızıllığına karışarak gözden kayboldu. Çok uzun olmasa da gücü kuvveti yerinde olan gelinine baktı uzun uzun. Sabah erken kalkar ahıra koşar, kahvaltıyı hazır eder ardından bahçeye çıkardı. Durmak ne, yorulmak nedir bilmezdi. Ona karşı oldum olası imrenmekle kıskanmak arası bir his beslerdi. “Ailenin bütün yükü omuzlarında: onca çocuk, torun, ahır, bahçe, yemek, çamaşır, temizlik… Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de ben yük oldum.” diye içinden geçirdi. 
                                                            ***
Gencecik yaşta adını bile duymadığı köye gelin gidişiyle zihninin kıvrımları arasına yürek burkan acılar ilişmişti. Söküp atmak istemişti hep ama nafile… Ötekileştirilmek, yabancı görülmek, horlanmak, insan hesabına alınmamak, hele çocuksuzluğun tek müsebbibi oymuşçasına laf sokmalar… Bu dünyada onun payına düşen, suçluluk denizinde boğulmaya terkedilmiş kürek mahkûmu olmaktı. İradesi elinden alınmış, cesaretin ne manaya geldiği unutturulmuştu çoktan. Birkaç yılda bir görebildiği annesi… Kocasının bin bir nazla görüştürdüğü annesi… Kokusuna doyamadığı derdini rahat rahat, anlatamadığı annesi… Ölüm haberi gelmişti de ona bile cenaze defnedildikten sonra gidebilmişlerdi. Kara toprağa sarılmıştı anne, diye. 
Her zaman böyle olmazdı, boş vermeyi öğrenmişti. Bugün nasıl olmuşsa düşünceden düşünceye, o hayalden bu hayale geçiyordu.  
Yıllar, silindir gibi üzerinden geçiyordu. Üvey kızı köyden taşınmış, iki yıl sonra da oğlu şehre taşınmaya niyetlenince kocası köyün tadı kalmadı, demişti. Oysa onun için bir rahatlamaydı. En azından iki kişinin karabasan gibi her gün üzerine çökmesinden kurtulacaktı. 
Kocasının sıradan bir hadiseyi söylüyormuş edasıyla: “Taşınacağımız yer kardeşinin evine çok yakın…” demesiyle sevgisizlikten, acılarla harmanlanmış yüreğinin, ilk kez böyle heyecanla attığını hissetmiş; yaşadığı bu duyguyu hayatının neresine koyacağını bilememişti. Çok geçmeden taşınmışlardı da. Tebdilimekânda ferahlık vardır, sözü az da olsa yerini bulmuştu. Kara bulutların eksik olmadığı köyden ayrılmak, bitmek tükenmek bilmeyen dırdırlardan kurtulmak ona çok iyi gelmişti. Üstelik neredeyse yüzünü unuttuğu kardeşine kavuşmuştu. Yeni yepyeni bir hayat…  Yeğenleri sık sık yanına geliyor halini hatrını soruyordu. Yalnızlık nedir bilmez olmuştu. Kocası da yaşlılığın etkisiyle hırçınlığını, kabalığını bir tarafa bırakmıştı.   
Ilgıt ılgıt esen rüzgâr gibi gelip geçiyordu huzur yılları.  
Sedirin üstünde geçmişini tekrar tekrar yaşıyordu. İçinde fırtınalar koparken dua dua biriken hayaller… Bazen kaşları çatılıyor bazen tebessüm ediyor, yüzü halden hale giriyordu. Zaman içinde zaman yaşıyordu bu öğle sıcağında.                                            
Hayat ona gülen yüzünü göstermeye başlasa da zaman yerinde durmamıştı, seneler senelere eklenmiş, yaşlılık yılları gelmiş kapıya dayanmıştı. İki yıl önce kocasını kaybedince daha cenazenin yedisi çıkmadan kapıya dayanmışlardı evi boşalt diye üvey evlatları. Kocası yapacağını yapmış; tarlaları, evi ne var ne yok hiçbirinden pay ayırmamış, hepsini kendi çocuklarının üzerine yazdırmıştı. Kardeşi, yanında kalmasını istediğinde adını koyamadığı duygular yaşamıştı. Yıllar önce gelin gittiği vakit nasıl tepkisiz kalıp kaderine boyun eğdiyse yine aynısını yapıp sessiz kalmayı seçmişti. Susmak kabullenmek anlamına geliyordu. Birkaç parça eşyasını yanında getirmişti: Gelinlik yıllarından kalma sandık, üst baş, bakır ibrik ile güğüm…  Üç odalı evin bir odası ona tahsis edilmişti. 
Gelinleri, yeğenleri ve kardeşi… Hayatının geri kalanını burada geçirecekti. Bir kapıdan sadece bir mekâna, bir eve girilemeyeceğini, girilen yerin aslında yeni bir dünya olduğunu daha önceki tecrübelerinden biliyordu. Kardeşinin küçük bir bakkal dükkânı vardı. Gün boyu vaktini orada geçirir akşam ezanından sonra eve dönerdi. 

Saliha günün belli bir saatine kadar odasında durur, öğle yemeği hazır edilince de sofraya çağrılırdı. Gözleri az görür olmuştu. Elleri eski hâkimiyetini yitirmiş hafifçe titremeler başlamıştı. Yüzünde yaşlılığın emaresi kırışmalar meydana gelmiş, tenindeki lekeler de büyüdükçe büyümüştü.  
Hiçbir şeye itiraz etmez önüne ne konursa yavaş yavaş onu yer, hayır dua etmeyi de unutmazdı. Elinden geldiğince geçmişi düşünmemeye çalışırdı. Geleceğe dair de bir beklentisi yoktu. 

İkindi oldu mu, kapının yanındaki sedirin üstüne elinde doksan dokuzluk tespihiyle oturur, bahçeyi seyrederdi.  Bazen kendi kendine konuşurdu. Sesi bu yaşına rağmen gür sayılırdı; yanık türküler mırıldanırdı. Diline dolanan: “Sarı yaylam seni yaylayamadım/ Sarıçiçeklerini koklayamadım.” türküsü, onu dinleyen katılaşmış yürekleri bile yumuşatırdı. 

Küçük yeğeni Esat’a karşı ayrı bir düşkünlüğü vardı. Onu gördü mü yıllardır içini yakan ince sızının hafiflediğini düşünürdü. Son zamanlarda okuldan geleceği ânı bekler olmuştu.  Sarı saçları, yeşile çalan gözleri, yüzündeki çillere bir de masumluğu eklenince daha da sevimli olurdu. Esat’ın saçlarını okşar bir yandan da türküsünü mırıldanmaya devam ederdi. 

Halasının eve gelmesiyle Esat da yılların hasretini dindirmişti. Arkadaşları ninen sana masal anlatıyor mu? diye sorduklarında onlara cevap verirken duyduğu mutluluk gözlerinden okunurdu.  

Saliha ne zaman abdest alacak olsa Esat bir koşu bahçedeki tulumbadan su çeker, bakır ibriği doldurur, alüminyum leğeni getirir, havluyu boynuna asar, halasının eline su dökerdi. Halası havluyla kurulanırken seccadesini hazır ederdi. Bütün bunları iş olarak görmez büyük bir hevesle yerine getirirdi. Halasının onun için ettiği hayır duaların tesiriyle yanından hiç ayrılmaz, bir dediğini iki etmezdi.  
Esat yaz tatillerinde mahallenin camisine giderdi. Namaz sureleri okumayı öğrenmiş, cüzü de yarılamıştı. Camiden geldiği bir gün, halasını her zamanki yerinde, sedirin üstünde, buldu. “Hala!” dedi ince tiz sesiyle. Onu duymamıştı bile. Uzaklara bakıyordu. Gözleri açıktı. Tamam kulakları az duyuyordu ama… Bir süre halasına baktı. Derin bir rüyaya dalmışçasına sabit… Yüzüne baktı, kırışıklar sürekli değişiyordu. Halasına dokunmak istedi bir an. Tereddüt etti… İlk kez böyle görmüştü onu. 

Dikkatlice bakınca halasının dudaklarının kımıldadığını gördü. Ne söylediğini anlamaya çalıştı. Kısık ve kesik kesik ses geliyordu. İyice yanına sokuldu, kulağını dudaklarına yaklaştırdı. “Sarı…” kelimesini anlayabildi sadece… Saliha gözü açık donuk bir halde mırıldanmaya devam ediyor, yeğeni de onu anlamaya çalışıyordu. Tekrar kulağını yaklaştırınca “yayla...”yı duyunca rahatladı. Ne mırıldandığını biliyordu artık. Halasının dilinden hiç düşürmediği Sarı Yayla Türküsü…
                  Sarı yaylam seni yaylayamadım,
                  Sarı çiçeklerini koklayamadım…
Halasıyla bütünleşen bu türküyü neredeyse ezberlemişti. Küçük yaşından beklenmeyen bir duygusallığı vardı Esat’ın. Sık sık hayallere dalar, mana âleminde dehlizlere düşer ve bir çıkış yolu bulmaya çalışırdı. Bu türküyü halasının neden çok söylediğini de hep merak eder, kendince çıkarımlarda bulunurdu. 

“Hala!” diye seslendi, tiz sesine yumuşaklık katarak. Hafif de eliyle yüzüne dokundu. Saliha ürperir gibi oldu. Esat’ı görünce normale döndü. Yeğenini kendine doğru çekti. Göğsüne bastırdı.  “Sen miydin, ne zaman geldin?” dedi. Esat uzun zamandır yanında olduğunu, uzun uzun daldığını anlatacak oldu sonra vazgeçti.  “Türkü mırıldanıyordun rahatsız etmek istemedim.” dedi. “Sahi halacığım sen neden hep bu türküyü söylüyorsun?” 
Cevap vermedi, içinden taşan sevgiyle Esat’ın sarı saçlarına dokundu, yumuşakça okşamaya devam etti.
- Neden hep Sarı Yaylam Türküsü’nü söylüyorsun, soruma cevap vermedin ama?  Dedi Esat. Yeğeninin masumane sorusu karşısında konuşmak istemesine rağmen kelimeler boğazında düğümleniyor, bir türlü anlatamıyordu.
 - Esat oğlum mutfaktan bir tepsi getir! 
Sesiyle mistik sohbet ortamının havası değişmişti. Esat’a seslenen annesiydi. Bahçedeki sebzelerle ilgilenmiş; domates, biber ve patlıcan toplamış onları yıkayıp akşam için yemek hazırlayacaktı. Ne de olsa horanta kalabalıktı. Yemekler mutfak kapısının hemen yanındaki toprak ocağın üzerindeki kara tencerede pişerdi. 
Annesi bir şey söylemeden Esat, ocağın altında yakılması için bahçeden çalı çırpı toplayıp geldi. Halasının yanına oturdu. 
Kaldıkları yerden sohbete devam arzusuyla: 
- Hala, yayla nasıl bir yer? 
Kendisinden beklenmeyen bir tavır takındı, yüzünde oluşan tebessüm, kırışıkları görünmez kıldı. Dudaklarını araladı fısıltılı bir sesle: Yayla… Kumlu Çukur… Acele etmeden sakin sakin, tane tane konuşmaya devam etti.  
Kumlu Çukur bizim yayla… Ne zaman bahar olur, karlar erimeye başlar; işte o vakit yayla vaktidir. Koyunlar, keçiler, oğlaklar… Hep birlikte göçerdik Kumlu Çukur’a. Dağın eteklerinde çam ağaçları, hâlâ erimeyen kar…  Kardelenler o kadar güzel görünürlerdi ki insan bakmaya kıyamazdı. Çiğdemler sapsarı sararırdı düzlük boyunca, hele nergise ne demeli?Koyunlar, kuzular bayram ederdi yemyeşil çimenlerde. 
Anlattıkça sesinin tonu biraz daha artıyor, kendini kaybedip başka âlemlere geçiyor, on beşinde heyecanını diri tutan köylü kızına dönüyordu. 
“Keşke!” dedi. Hep orada olabilseydim. Dudaklarından çıkan kelime değil, yıllardır küllenmiş hasret acısının açığa çıkmasıyla alevlenen ateşti sanki.  Ağzından çıkan her “keşke” sözünde yarım kalmış ağız tadı, uzaklarda unutulmaya yüz tutmuş tatlı bir huzur, asla kana kana yaşanmamış vuslat vardı. 
Gelin gittiğimde henüz çocuk denilecek yaştaydım. Bilmediğim diyarlarda yıllarca sıla hasretiyle kavruldum. Baba hasretine, anamı, kardeşlerimi, akrabalarımı ekledim. Yüreğimde göz göz yaralar oluştu. Ben sustum hep… Yüreğim yandı ben sustum… Anam aklıma düştü ben sustum. Köyüm aklıma düştü ben yine sustum…  Göz pınarlarına hâkim olamıyor, dudakları ağlamaktan titriyordu. 
Beyaz başörtüsünün ucuyla gözyaşlarını sildi. Bir süre sustu… Kendine gelir gibi olunca konuşmaya devam etti: Gurbette en çok da Kumlu Çukur’u özlerdim Esat’ım. Babam, anam, kardeşlerim ve gençliğim… Bu hayatta yüzümün güldüğü; acının, hasretin, kederin, aşağılanmanın, hor görülmenin olmadığı güzel anıların yaşandığı tek yer olan Kumlu Çukur’u.
Esat, başını halasının dizine koymuş sadece dinliyordu. Halası ağlayınca o da ağlıyor, üzülünce o da üzülüyordu. Küçücük dünyasında adını bilmediği savaşlara şahitlik edip haklı kim, haksız kim; acı ne, hasret ne, anlamaya çalışıyordu. 
Elini yeğeninin sırtında yavaş yavaş gezdiriyor, bir yandan da anlatıyordu. Kocasının tavırlarından, köylülerin yabani bakışlarından sıkıldığı vakit evin damına çıkıp yıldızlara nasıl baktığını. Annesinin gökteki yıldızların bir kısmı süs, bir kısmı dünyaya ışık saçar, bir kısmı kılavuzdur, dediğini.  Kendisinin de hangisinin süs, hangisinin ışık, hangisinin de kendini Kumlu Çukur’a tekrar götüren kılavuzu olacağını bulmaya çalıştığını, “Sarı Yaylam” türküsünü söyleyerek kendi kendini avuttuğunu… 
Gelinleri yemeği tamam etmiş, ahıra hayvanlara bakmaya giderken Esat’a seslenmişti: 
- Oğlum şu kovaları tulumbanın oraya götürüver de…   
Esat annesinin buyruğunu yerine getirmek için yerinden kalkarken halasının buğulanmış sesini duyuyordu:
“Sarı yaylam seni yaylayamadım,
Sarı çiçeklerini koklayamadım…”

MUSA AVCI

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ